Anasayfa Adliye Rehberi İçerik Kategorileri Avukatlar
Marmara Bölgesi Avukatları İç Anadolu Bölgesi Avukatları Ege Bölgesi Avukatları Akdeniz Bölgesi Avukatları Karadeniz Bölgesi Avukatları Doğu Anadolu Bölgesi Avukatları Güneydoğu Anadolu Bölgesi Avukatları
Haber Kategorileri Seri İlanlar İletişim
YARGININ SİYASALLAŞMASI - Nette Hukuk - İnsan Hakları ve Hukuk Sitesi
Anasayfa » Makale » Yarginin Siyasallaşmasi
Yargıcı, hangi tabandan kaynaklanırsa kaynaklansın, silahlı, silahsız, yargısal, vb. bütün iktidarların ürettiği siyasal koşullanmalardan ve etkilenmelerden uzak tutacak kurumsal güvenceler oluşturulmadığı sürece, yargının siyasallaşması tartışması, ülkedeki bürokratik iktidarın kendini yeniden üretmesinden başka bir işe yaramaz

Yargıda siyasallaşma tartışmaları kamuoyunu yoğun bir biçimde meşgul ediyor. Bu tartışma, Anayasa'daki düzenlemelerden başlayarak Adalet Bakanı'nın Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na (HSYK) başkanlık etmesi ve sekretaryanın Bakanlık'ça üstlenmesi ya da yargıçların özlük haklarının yine Bakanlıkça düzenlenmesi gibi olağan yargı mekanizmasını konu alıyor. Bununla yetinmeyerek Anayasa Mahkemesi'ne seçilecek/atanacak üyeler konusundaki tartışmalara kadar geniş bir yelpazede yürütülüyor. Dikkatimizi çeken nokta ise, bu tartışma içinde yargının siyasallaşmaması gereği, istisnasız biçimde siyasetin "kötü" olduğu kabulüne dayanıyor. Bu kabulün aynı zamanda Türk Anayasa geleneğine ait bir tutumu yansıttığını bir önceki yazımızda (Radikal İki, 24/7) belirtmiştik.

Ülkemin yargısal sorununun genellikle biçimsel ve görsel boyutu üzerinde yoğunlaşan bu tartışmaların önemini yadsımak mümkün değil. Gerçekten sunulan argümanlar, yargı bağımsızlığını zedeleyici kurumsal zaaflara işaret ediyor, bu zaafın tüm iktidarlarca kullanıldığı da biliniyor. Ancak tartışmanın yalnızca yargıç bağımsızlığı ve bu yöndeki kurumsal güvence zaafları üzerinden yürütülüyor olması ülkeme mahsus garipliklerden olsa gerek. Yargı bağımsızlığının yalnızca yargıca sağlanan kurumsal güvenceler ve anayasal dokunulmazlıklarla sağlanamayacağı gerçeği, beş yılda bir serbest seçimler yapmakla demokratik olunamayacağı gerçeğinden pek farklı değil. Kurumsal güvenceler, içeriksel gelişime olanak sağlama amacını güden yöntemsel güvencelerdir. Bu güvencelerin yargıcın ve yargının tarafsızlığını sağlamak için öngörülmüş yaşamsal araçlar olduğunu gözardı edip, onları temel değer olarak almaya başladığımızda, yargısal güvencelerin bir 'yargıç iktidarı'na dönüşmeye başlayacağını ileri sürmek kehanet olmasa gerek. Yargısal güvenceler "adalet için tarafsızlık" ereğine dönük olup hiçbir biçimde 'iktidar yaratıcı' işlevlere sahip olamazlar.

Bürokratik iktidar

Adalet dağıtıcı işlevi dolayısıyla tarafsızlığa sahip olması gereken yargıç kimliği, hukuk devletinin temel maddi koşuludur. Bu zorunluluk, yargıcın siyasal etkilerden ve koşullanmalardan uzak tutulmasını da zorunlu kılar. Ancak yargıcın siyasal etkilerden ve koşullanmalardan uzak tutulmasını tek taraflı bir sorun ya da bu yöndeki tehdidin tek renkli, tek yönlü ve tek tip olduğunu iddia etmek olanaksız. Çünkü siyasal koşullanma ve etkinin kaynağı yalnızca "siyasal" niteliğe sahip bakanlık, daha açık ifadeyle 'siyaset oyununun görünürdeki aktörleri' değildir. Demokratik ülkelerde siyasal olanın kaynağı ve siyasal refleks üreten ulus/toplum iken, ülkemizin gerçeği, siyasal refleksin yalnızca toplumsal tabanlı olmadığını da gösteriyor. Türk toplumu toplumsal tabanlı siyasal reflekslerinin yanında, ekonomik ve bürokratik tabanlı reflekslere de aşinadır. Başka bir anlatımla, ülkemizde siyasal mücadelenin etken aktörleri "siyasetçi" kimliğiyle karşımıza çıkanlardan öte, 'siyasal mücadelenin gizli aktörleri'dir. Temel siyasal ve hukuksal sistemin 'ekonomik ve bürokratik iktidar'ca doğrudan ya da dolaylı olarak yapılandığı bilinen bir gerçektir. Bu iki iktidar, ülkenin siyaset üreten temel iktidarları olduklarına ve güçlü oldukları kadar da temel hak ve özgürlükler bakımından potansiyel tehdit oluşturduklarına göre, yargıcın siyasallaşması tartışmasında bu boyutu tamamen yadsımak mümkün mü? Yukarıda saydığımız kurumsal güvencelerin tamamı seçilmiş iktidara karşı oluşturuldu. Ancak bürokratik iktidarın ürettiği siyasal koşullanmalara karşı hiçbir kurumsal güvencenin öngörülmediği dikkatimizi çekiyor mu acaba?
Yargıcı, hangi tabandan kaynaklanırsa kaynaklansın, silahlı, silahsız, yargısal vb. bütün iktidarların ürettiği siyasal koşullanmalardan ve etkilenmelerden uzak tutacak kurumsal güvenceler oluşturulmadığı sürece, yargının siyasallaşması tartışması, ülkedeki bürokratik iktidarın kendini yeniden üretmesinden başka bir işe yaramaz.

Bir yandan devlet, demokratik talepler karşısında "yargıcı" kendi siyasetini uygulayan bir aygıt olarak kullanmaktan çekinmeyecek, diğer yandan da yargıç yalnızca 'seçilmişler iktidarının ürettiği siyaset'e karşı "yargı bağımsızlığı" söylemine sarılacak, gerçekte bürokratik iktidarın bir parçası haline gelecek, yargısal iktidar üretecek. Yargıcın, siyaset üretici bürokratik iktidarlara karşı korumasız kalmasıyla, bürokratik iktidarın bir parçası haline gelmesi kaçınılmaz. Bu onu siyasal bir taraf haline dönüştürmekle birlikte, aynı zamanda bir demokrasi sorunu oluşturacak, hatta demokrasi karşıtlığı doğurabilecektir. Hâkimler ve Savcılar Kurulu kararlarının yargısal denetiminin yapılamamasının, yargıcın yargı bürokrasisi karşısında tarafsızlığını ve bağımsızlığını zedelediğini görmezden gelemeyiz. Bu yönde atılacak adımlar yargıcı yargı bürokrasisi karşısında; öte yandan yargı bürokrasisini de etkileme yeteneğine sahip diğer örtülü siyasal aktörler karşısında koruyacak nitelikte olmalıdır. Yargı bağımsızlığı, yargıcı açık ya da örtülü tüm siyaset aktörlerine karşı korumalı, onu üretilen tüm siyasal söylemler karşısında tarafsız kılabilmelidir.

Siyaseti bilen, aktörleri tanıyan

Yargının siyasallaşması tartışmasının Anayasa Mahkemesi boyutuna gelince, tartışmanın ana eksenini, Meclis'in Anayasa Mahkemesi'ne üye seçiminin, bu organı siyasallaştıracağı iddiası oluşturuyor. Yukarıda siyasal koşullanma ve etkilenmenin kaynakları bağlamında yaptığımız saptamaların ve çıkardığımız sonucun Anayasa Mahkemesi için de geçerli olduğunu öncelikle belirtelim. Tercüme edersek: Anayasallık denetiminde gerek seçilmiş, gerekse bürokratik iktidardan kaynaklanan siyasal dogmalara, Anayasa'nın normatif yapısından çıkması olanaksız ideolojik koşullanmalara kapalı, tüm siyasal söylemler karşısında tarafsız bir işleyiş zorunludur.

Ancak siyasallaşma tartışmasının Anayasa Mahkemesi'ni ilgilendiren boyutu, olağan siyasallaşma tartışmalarından farklıdır. Olağan yargı, yalın hukuksal uyuşmazlıkları kesin bir tarafsızlık içinde adalet idesine uygun bir biçimde çözme işlevi üstlenirken, Anayasa yargısı farklı bir işlev üstleniyor. Anayasa siyasal bir belgedir. Siyasal olanın normatif çerçevesini çiziyor, ancak bu çerçeve içinde yönetim sorununu siyasetin demokratik aktörlerine bırakıyor. Bu zaten Anayasa'nın demokratiklik iddiasının zorunlu sonucudur. Anayasamız her ne kadar demokratik meşruiyet sorunu yaşasa ve siyasal alanı kabul edilemez ölçüde daraltsa da, 'siyasal alanın normatif çerçevesini belirleme' niteliğini kaybetmiyor. Anayasa yargısı ise, işte bu siyasal alanın normatif çerçevesini koruma işlevi üstlenen, "yargı" kavramıyla ifade edilmesine rağmen, olağan yargıdan niteliği itibarıyla farklı bir denetim yoludur. Bu niteliğiyle "yüce divan" yargılaması dışında, olağan yargıyla ilgisi bulunmayan, siyasal nitelikli bir karar organıdır. Olağan yargı organları siyasal alanın dışında olmak zorunda iken, Anayasa Mahkemesi, kendisine yüklenen görev gereği tamamen siyasal alanla bağlantılıdır. Mahkeme siyaseten tarafsız, ancak siyasetle zorunlu ilişki içinde olan, adeta siyasal mücadelenin 'çizgi hakemi' niteliğindedir. Tarafsız olarak, siyasal aktörlerin (örneğin Meclis'in ya da siyasi partilerin) Anayasa'nın kurallarıyla çizilen çerçeve içinde mücadelelerini yapıp yapmadıklarını denetler ve bu yönde bağlayıcı kararlar verir. Oyunun kurallarını bilmeyen hakem olmaz. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi'nin yapısı, hem siyaseti bilen hem de siyaset aktörlerini tanıyan bir nitelik göstermelidir.

Ancak olağan yargıç tipolojisine indirgenen Anayasa yargıcının bu işlevi yerine getirmesi olanaksızdır. Mahkeme kararlarının gerek teorik bağlamda, gerekse pratik işleyiş bağlamında siyasal ve sosyolojik girdilerle desteklenmesini sağlayacak, bir bakıma demokratik siyasal refleksleri Mahkeme'ye yansıtacak sınırlı sayıda üyenin Meclisçe seçiminin, zaten siyasal niteliği bulunan Mahkeme'yi işlevinden uzaklaştırması mümkün değildir; aksine işlevini güçlendireceğini ve diyalektik gelişime olanak sağlayacağını kabul etmek gerekir. Anayasallık denetiminin Anayasa kurallarına uygunluk denetimi olması nedeniyle üye kontenjanının yarısının yargıçlardan oluşması, ancak diğer yarısının ise, Mahkeme'nin siyasal olanın normatif çerçevesini çizme işlevine uygun olarak, Meclisçe ve Cumhurbaşkanınca, kamu hukukçuları ve avukatlar arasından seçilmesi gerekir.

Anayasal düzenimizin 1980 darbesiyle budanan demokratiklik niteliğini geri kazandırma yolunda yürütülen sistem tartışmalarını konjonktürel korkulara kurban vermenin, korku sarmalını kronikleştirdiğini görmekte yarar var. Bu korkunun, demokrasiye dönüş sonrasında tüm siyasal aktörlerin reddettikleri 1982 Anayasası'nın, günümüzde taviz verilmemesi gereken bir "credo"ya dönüştüğünü inkâr edebilir miyiz?

Demokratik işleyiş "yersiz" korkuları tedavi edici, "haklı" korkuları da, korkulan tehdidi ortadan kaldırarak giderici niteliğe sahiptir. Buna inanmak gerek.

Kaynak:
OSMAN CAN
Anayasa Mahkemesi Raportörü
Türk - Alman Kamu Hukukçuları Birliği Türkiye Koordinatörü

NOT: Bu makale
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=4954
adresinde yayınlanmıştır.

Bugün sitemize gelen ziyaretçi sayısı: 60845
Copyright © NetteHukuk.Com 2004-2016.
Sitemizdeki tüm görsel ve yazılımsal materyaller izinsiz kullanılamaz. Sitemiz WC3 Standartlarına uygundur. XHTML 1.1  |  CSS 3.0